Hoşgeldiniz.

Karacaoğlan'ın hayatı eserleri ve şiir leri hakkında bilgi KARACAOĞLAN Kimdir,Hayatı,Şiirleri,Eserleri,Eserlerinden Örnekler İsimsiz sevda ekibi olarak halk edebiyatımız en bilindik şair lerinden olan ve ozanlarından olan
  • 5 üzerinden 3.92   |  Oy Veren: 60      

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    Karacaoğlan'ın hayatı eserleri ve şiirleri hakkında bilgi

    Sponsorlu Bağlantılar




    Karacaoğlan'ın hayatı eserleri ve şiirleri hakkında bilgi

    KARACAOĞLAN Kimdir,Hayatı,Şiirleri,Eserleri,Eserlerinden Örnekler
    İsimsiz sevda ekibi olarak halk edebiyatımız en bilindik şairlerinden olan ve ozanlarından olan Karacaoğlanın hayatı,Biyografisi,Eserleri,Hakkında Bilgileri ve Eserlerinden örnekleri sizlere hazırladığımız oldukça detaylı paylaşımımızda sunmak istiyoruz.

    Türk halk şairi. Etkileyici bir dil ve duygu evreni kurduğu şiirleriyle Türk halk şiiri geleneğinde çığır açmıştır.
    1606′ doğduğu, 1679′da ya da 1689′da öldüğü sanılmaktadır. Yaşamı üstüne kesin bilgi yoktur. Bugüne değin yapılan inceleme ve araştırmalara göre XVII.yy’da yaşamıştır. Nereli olduğu üstüne değişik görüşler öne sürülmüştür. Bazıları Kozan Dağı yakınındaki Bahçe ilçesinin Varsak (Farsak) köyünde doğduğunu söylerler. Gaziantep’in Barak Türkmenleri de, Kilis’in Musabeyli bucağında yaşayan Çavuşlu Türkmenleri de onu kendi aşiretlerinden sayarlar. Bir başka söylentiye göre Kozan’a bağlı Feke ilçesinin Gökçe köyündendir. Anadolu’da yaşayan Karakeçili aşireti onu kendinden sayar. Mersin’in Silifke, Mut, Gülnar ilçelerinin köylerinde, o yöreden olduğu ileri sürülür. Bir menkıbeye göre de Belgradlı olduğu söylenir. Bu kaynaklardan ve şiirlerinden edinilen bilgilerden çıkarılan, onun Çukurova’da doğup, yörenin Türkmen aşiretleri arasında yaşadığıdır. Adı bazı kaynaklarda Simayil, kendi şiirlerinden bazısında ise Halil ve Hasan olarak geçer. Akşehirli Hoca Hamdi Efendi’nin anılarına göre Karacaoğlan yetim büyüdü. Çirkin bir kızla evlendirilmek, babası gibi ömür boyu askere alınmak korkusu ve o sıralarda Çukurova’da derebeyi olan Kozanoğulları ile arasının açılması sonucu genç yaşta gurbete çıktı. İki kız kardeşini de yanında götürdüğünü, Bursa’ya, hatta İstanbul’a gittiğini belirten şiirleri vardır. Yine bu şiirlerinden anlaşıldığına göre, Bursa’da ev bark sahibi oldu, evlat acısı gördü. Anadolu’nun çeşitli illerini gezdiği, Rumeli’ye geçtiği, Mısır ve Trablus’a gittiği de sanılıyor. Yaşamının büyük bir bölümünü Çukurova, Maraş, Gaziantep yörelerinde geçirdi. Doğum yeri gibi, ölüm yeri de kesin olarak bilinmemektedir. Şiirlerinden, çok uzun yaşadığı anlaşılmaktadır. Hoca Hamdi Efendi’nin anılarına göre Maraş’taki Cezel Yaylası’nda doksan altı yaşında ölmüştür. En son bulgulara göre ise mezarının İçel’in Mut ilçesinin Çukur köyündeki Karacaoğlan Tepesi denilen yerde olduğu sanılmaktadır.

    Karacaoğlan, Osmanlı Devleti’nin iktisadi bunalımlar ve iç karışıklıklar içinde bulunduğu bir çağda yaşamıştır. Şiirinin kaynağını, doğup büyüdüğü göçebe toplumunun gelenekleri ve içinde yaşadığı, yurt edindiği doğa oluşturur. Güneydoğu Anadolu, Çukurova, Toroslar ve Gavurdağları yörelerinde yaşayan Türkmen aşiretlerinin yaşayış, duyuş ve düşünüş özellikleri, onun kişiliği ile birleşerek âşık edebiyatına yepyeni bir söyleyiş getirir. Anadolu halkının XVII.yy’da çektiği acılar, göçebe yaşantısının yoklukları, çileleri, çaresizlikleri, şiirinde yer almaz. Şiirlerindeki insana dönüklüğünün özünde belirgin olan tema doğa ve aşktır. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi, ölüm ise şiirinin bu bütünselliği içinde beliren başka temalardır. Duygulanışlarını gerçekçi biçimde dile getirir. Düşündüklerini açık, anlaşılır bir dille ortaya koyar. Acı, ayrılık, ölüm temalarını işlediği şiirlerinde de bu özelliği göze çarpar. Düşten çok gerçeğe yaslanır. Çıkış noktası yaşanmışlıktır. Ona göre, kişi yaşadığı sürece yaşamdan alabileceklerini almalı, gönlünü dilediğince eğlendirmelidir. Yaşama sevincinin kaynağı güzele, sevgiliye ve doğaya olan tutkunluğudur. Güzelleri, yiğitleri över, dert ortağı bildiği dağlara seslenir. Lirik söyleyişinin özünde, halkının duyuş ve düşünüş özellikleri görülür. Göçebe yaşamının vazgeçilmez bir parçası olan doğa, onun şirinin başlıca temalarından biridir. Yaşadığı, gezip gördüğü yörelerin doğasını görkemli bir biçimde dile getirir. Dost, kardeş bildiği, sevgilisiyle eş gördüğü, iç içe yaşadığı bu doğa, onun için sadece bir mekan olmaktan ötedir. Şiirinin başka önemli bir teması olan aşkın varoluşu, doğadaki benzetmelerle güzelleşir. Onunla yaşanan sevinç, onun getirdiği acı doğa ile paylaşılır. Sevgili, şiirinde doğanın ayrılmaz bir parçasıdır. Şiirlerinde yer yer sıla özlemi ve ölüm temasına da rastlanır. Sevdiğinden, ilinden, obasından ayrı düşüşü özlemle dile getirir, yakınır. Ölüm de, ayrılık ve yoksullukla eş tuttuğu bir derttir. Doğa temasının yanı sıra şirinin asıl odak noktasını oluşturan aşk/sevgili kavramını, âşık şiirinin geleneksel kalıpları dışında bir söyleyişle ele alır. Onun için sevgili, düşlenen, bin bir hayal ile var edilen, ulaşılmazlığın umutsuzluğuyla adına türküler yakılan bir varlık değildir; doğa ve insan ilişkileri içindedir. Onu, yaşamdan ve bu ilişkilerden soyutlamadan verir. İlk kez onun şiirinde sevgililerin adları söylenir: Elif, Anşa, Zeynep, Hürü, Döndü, Döne, Esma, Emine, Hatice…Karacaoğlan bunların kimine bir pınar başında su doldururken, kimine helkeleri omuzunda suya giderken, kimine de yayık yayıp halı dokurken görüp vurulmuştur. Gönlü bir güzel ile eylenmez, bir kişiye bağlanmaz. Uçarılık, onun duygu dünyasının şiirsel söyleyişine yansıyan en belirgin yanıdır. Erotizm, şiirine sevmek ve sevişmek olgusuyla yansır. Kanlı-canlı sevgili, cinsellik motifleriyle daha da belirginleşir, şiirinde etkileyici bir biçimde yer eder. Onun sevgiye ve kadına bakış açısı, âşık şiirine yenilik getirir ve bu gelenek içinde etkileyici bir özellik taşır. Tanrı kavramı ve din teması şiirinde önemlice bir yer tutmasa bile, bu konudaki yaklaşımıyla da kendi şiir geleneğine yine değişik bir bakış açısı getirmiş ve sonraki kuşaklar üzerinde etkileyici yönlendirici olmuştur.
    Karacaoğlan, yaşadığı çağda yetişmiş başka saz şairlerinin tersine, dil ve ölçü bakımından Divan Edebiyatı’nın ve tekke şiirinin etkisinden uzak kalmıştır. Güneydoğu Anadolu insanının o çağdaki günlük konuşma diliyle yazmıştır. Kullandığı Arapça ve Farsça sözcüklerin sayısı azdır. Yöresel sözcükleri ise yoğun bir biçimde kullanır. Deyimler ve benzetmelerle halk şiirinde kendine özgü bir şiir evreni kurmuştur. Bu da onun şiirine ayrı bir renk katar. Bu sözcüklerin bir çoğunu halk dilinde yaşayan biçimiyle, söylenişlerini bozarak ya da anlamlarını değiştirerek kullanır. Karacaoğlan, halk şiirinin geleneksel yarım uyak düzenini ve yer yer de redifi kullanmıştır. Hece ölçüsünün 11′li (6+5) ve 8′li (4+4) kalıplarıyla yazmıştır. Bazı şiirlerinde ölçü uygunluğunu sağlamak için hece düşmelerine başvurduğu da görülür. Mecaz ve mazmûnlara çokça başvurması, söyleyişini etkili kılan önemli öğelerdir. Şiirsel söyleyişinin önemli bir özelliği de, halk şiiri türü olan mani söylemeye yakın oluşudur. Koşmalar, semailer, varsağılar ve türküler şiirleri arasında önemlice yer tutar. Bunların her birinde açık, anlaşılır bir biçimde, içli ve özlü bir söyleyiş birliği kurmuştur. Pir Sultan Abdal, Âşık Garip, Köroğlu, Öksüz Dede, Kul Mehmet’ten etkilenmiş; şiirleriyle Âşık Ömer, Âşık Hasan, Âşık İsmail, Katibî, Kuloğlu, Gevheri gibi çağdaşı şairleri olduğu kadar XVIII. yy. şairlerinden Dadaloğlu, Gündeşlioğlu, Beyoğlu, Deliboran’ı, XIX. yy. şairlerinden de Bayburtlu Zihni, Dertli, Seyranî, Zileli Talibî, Ruhsatî, Şem’î ve Yeşil Abdal’ı etkilemiştir. Daha sonra da gerek Meşrutiyet, gerek Cumhuriyet dönemlerinde, halk edebiyatı geleneğinden yararlanan şairlerden Rıza Tevfik Bölükbaşı, Faruk Nafiz Çamlıbel, Behçet Kemal Çağlar, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Kutsi Tecer ve Cahit Külebi Karacaoğlan’dan esinlenmişlerdir. Şiirleri 1920′den beri araştırılan, derlenip yayımlanan Karacaoğlan’ın bugüne değin, yazılı kaynaklara beş yüzün üzerinde şiiri geçmiştir.


    Paylaş Facebook Twitter Google







  2. Sponsorlu Bağlantılar




    ANNACINA ALMIŞ KOCA BERİD’İ

    Annacına almış koca Berid’i
    Farıdı da deli gönlüm farıdı
    Hazret Nuh’tan beri kimler var idi
    Nuh’un tufanını bilin mi meşe

    Anacına almış koca ardıcı
    Başına yağar da boranla gıcı
    Gittin Kâbe’ye de oldun mu hacı
    Ol Beyt-Şerif’e yüz sürdün mü meşe

    Şu meşenin bin incecik yolu var
    Sayamadım yüz bin türlü dalı var
    Şu dünyanın yüz bin türlü hali var
    Şu dünyanın halinden bilin mi meşe

    Karac’oğlan der, bu da böyle olsun
    Başındaki kuru dalın göğersin
    Senin bahşışını Bertiz’li versin
    Ol Bertiz’in halini da bilin mi meşe

    BAĞLANDI YOLLARIM, KALDIM ÇARESİZ

    Bağlandı yollarım, kaldım çaresiz
    Gayrı dünya bana aralandı, gel
    Derildi dertlerim, artsız arasız
    Üst üste dizildi, sıralandı gel

    Yârı görse idim haftada, ayda
    Sevip ayrılmaktan ne buldum fayda
    Azrail göğsümde, canım hay hayda
    Ciğerimin başı yaralandı, gel

    Karac’oğlan der ki, başa yazıldı
    Gözüm yaşı Ceyhun oldu, süzüldü
    Kefenim biçildi, kabrim kazıldı
    Mezarım üstü kar’alandı, gel

    BANA KARA DİYEN DİLBER

    Bana kara diyen dilber
    Gözlerin kara değil mi
    Yüzünü sevdiren gelin
    Kaşların kara değil mi

    Güzel, ben seni isterim
    Seni koynumda beslerim
    Yüzünü, güzel, göreyim
    Zülüfün kara değil mi

    Boyun uzun, belin ince
    Yanakların olmuş gonca
    Salıverirsin kolunca
    Beliğin kara değil mi

    Utanırım akar terim
    Güzellikte yok benzerin
    En sevgili makbul yerin
    Saçların kara değil mi

    Beni kara diye yerme
    Mevlâ’m yaratmış, hor görme
    Ala göze siyah sürme
    Çekilir, kara değil mi

    Hind’den, Yemen’den çekilir
    İner Bağdad’a dökülür
    Türlü taama ekilir
    Biber de kara değil mi

    Göllerde kuğular olur
    Göğüs ak, kara benlidir
    Mısır’da çok zengin vardır
    Kölesi kara değil mi

    Pınara konan kuğunun
    Kanadı beyaz çoğunun
    Çöldeki Arab beyinin
    Çadırı kara değil mi

    İller de konup göçerler
    Lâle sünbülü biçerler
    Ağalar, beyler içerler
    Kahve de kara değil mi

    Evlerinde sular akar
    Güzelleri göze bakar
    Hublar yanağına sokar
    Sünbül de kara değil mi

    Karac’oğlan der, inşallah
    Görenler desin maşallah
    Kara donlu Beytullah
    Örtüsü kara değil mi

    BİR AYRILIK BİR YOKSULLUK

    Vara vara vardım ol kara taşa
    Hasret ettin beni kavim kardaşa
    Sebep ne gözden akan kanlı yaşa
    Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

    Nice sultanları tahttan indirdi
    Nicesinin gül benzini soldurdu
    Nicelerin gelmez yola gönderdi
    Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

    Karac’oğlan der ki kondum göçülmez
    Acıdır ecel şerbeti içilmez
    Üç derdim var birbirinden seçilmez
    Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

    BİR YİĞİT GURBETE GİTSE

    Bir yiğit gurbete gitse
    Gör başına neler gelir
    Merdin sılayı andıkça
    Yaş, gözüne dolar gelir

    Bağrıma basarım taşlar
    Akıttım gözümden yaşlar
    Yavrusun aldıran kuşlar
    Yuvasına döner gelir

    Kocadım çekemem nazı
    Bağrıma dökemem közü
    Yârin bana kötü sözü
    Kara bağrım deler gelir

    Evlerinin önü söğüt
    Atalardan kalmış öğüt
    Yârinden ayrılan yiğit
    Sılasına döner gelir

    Yaşa Karac’oğlan yaşa
    Ben söylerim coşa coşa
    İş düşünce garip başa
    Düşünerek gider gelir

    BİTTİ M’OLA, ŞAM İLİNİN HURMASI

    Bitti m’ola, Şam ilinin hurması
    Gitti m’ola ala gözün sürmesi
    Hama’nın, Humus’un telli turnası
    Turna, yârin selâm saldı, gel diye

    Bitti m’ola Şam ilinin gülleri
    Aştı m’ola siyecinden dalları
    Şu sefil Yakub’un şirin dilleri
    Turna, yârin selâm saldı, gel diye

    Bir ağaçta biter kırk yanal alma
    Birinden gayriye elini sunma
    Irak, yakın diye eğlenip kalma
    Turna, yârin selâm saldı, gel diye

    Aşına da Karac’oğlan aşına
    Yeni girmiş on üç, on dört yaşına
    Irak değil, ak pınarın başına
    Turna, yârin selâm saldı, gel diye

    ÇIKIP YÜCESİNE SEYRAN EDERKEN

    Çıkıp yücesine seyran ederken
    Gördüm ak kuğulu göller perişan
    Bir fıkrat geldi de durdum ağladım
    Öpüp kokladığım güller perişan

    Hayal hayal oldu karşımda dağlar
    Eşinden ayrılan ah çeker ağlar
    Dökülmüş yapraklar, bozulmuş bağlar
    Bülbülün konduğu dallar perişan

    Yıkılmış dilberin mamur illeri
    Susmuş bülbül, söyler her dem dilleri
    Dağılmış sünbülü, solmuş gülleri
    Yüzüne dökülmüş teller perişan

    Karac’oğlan der, ben toy avlamadım
    Arab ata binip boylatamadım
    Küstürdüm dilberi hoylatamadım
    Dilberi küstüren diller perişan

    DİNLE SANA BİR NASİHAT EDEYİM

    Dinle sana bir nasihat edeyim
    Hatırdan, gönülden geçici olma
    Yiğidin başına bir iş gelince
    Anı yad ellere açıcı olma

    Mecliste ârif ol kelâmı dinle
    El iki söylerse, sen birin söyle
    Elinden geldikçe sen eylik eyle
    Hatıra dokunup yıkıcı olma

    Dokunur hatıra kendisin bilmez
    Asilzadelerden hiç kemlik gelmez
    Sen eyilik et de o zayi olmaz
    Darılıp da başa kakıcı olma

    El âriftir, yokla kendi kendini
    Dağıdırlar duzağını, fendini
    Alçaklarda otur, gözet kendini
    Katı yükseklerden uçucu olma

    Muradım nasihat bunda söylemek
    Size lâyık olan onu dinlemek
    Sev seni seveni, zay etme emek
    Sevenin sözünden geçici olma

    Karac’oğlan söyler sözün, başarır
    Aşkın deryasını boydan aşırır
    Seni bir mecliste hacil düşürür
    Kötülerle konup göçücü olma

    DÖNDÜR BOYNUN BENDEN YANA

    Döndür boynun benden yana
    Âşıkını bir az tanı
    Kurban oldum işte sana
    Ettim feda ben bu canı

    Gayrı bana bakma mısın
    Yangına su dökme misin
    Sen Tanrı’dan korkma mısın
    Yok mu kalbinin imanı

    Karac’oğlan kes dilini
    Yâre söyleme halini
    Şaşırma sen bu yolunu
    Aşkın bâkî, yârin fâni

    EĞLEN HOCAM EĞLEN, BİR SUALİM VAR

    Eğlen hocam eğlen, bir sualim var
    Edep nedir erkân nedir yol nedir
    Benim Karac’oğlan olduğum belli
    Dede nedir abdal nedir kul nedir

    Yıkılmaz Mevlâ’nın yaptığı yapı
    Hak Muhammed dini, taptığım tapı
    On iki bahçede kırk şekiz kapı
    Eşiğin bekleyen iki kul nedir

    Gayet ince derler Sırat’ın yolu
    Yarın ana varanın nic’olur halı
    Üç yüz altmış altı selvinin dalı
    Arasında açılan iki gül nedir

    İkimiz de bir göğnekte dururuz
    Göğnek perde, başka başka yürürüz
    Biz de anamız, evde od ururuz
    Ataş nedir tütün nedir kül nedir

    ELÂ GÖZLERİNİ SEVDİĞİM DİLBER

    Elâ gözlerini sevdiğim dilber
    Göster cemalini, görmeğe geldim
    Şeftalini derde derman dediler
    Gerçek mi sevdiğim sormaya geldim

    Gündüz hayallerim, gece düşlerim
    Uyandıkça ağlamağa başlarım
    Sevdiğim üstünde uçan kuşların
    Tutup kanatların kırmağa geldim

    Senin âşıkların gülmez dediler
    Ağlayıp yaşını silmez dediler
    Seni bir kez saran ölmez dediler
    Gerçek mi efendim, sormaya geldim

    Senin işin yiyip içmek dediler
    Yâran ile konup göçmek dediler
    Göğsün cennet, koynun uçmak dediler
    Hak nasip ederse görmeye geldim

    Mail oldum, senin ince beline
    Canım kurban olsun tatlı diline
    Âşık olup senin hüsnün bağına
    Kırmızı güllerin dermeğe geldim

    Karac’oğlan der ki, işi doğrusu
    Gökte melek, yerde hüma yavrusu
    Söyleyim ben sana sözün doğrusu
    Soyunup koynuna girmeğe geldim

    ELÂ GÖZLÜ BENLİ DİLBER

    Elâ gözlü benli dilber
    Koma beni el yerine
    Altın kemerin olayım
    Dola beni bel yerine

    Hecine gönlüm hecine
    Yiğide ölüm gecine
    Al beni zülfün ucuna
    Sallanayım tel yerine

    Gel kız karşımda dursana
    Şu benim halim bilsene
    Zülfünden bir tel versene
    Koklıyayım gül yerine

    Karacaoğlan der n’olayım
    Kolun boynuna dolayım
    Nazlı yâr kölen olayım
    Kabul eyle kul yerine

    ELÂ GÖZLÜM BEN BU İLDEN GİDERSEM

    Elâ gözlüm ben bu ilden gidersem
    Zülfü perişanım kal melûl melûl
    Kerem et aklından çıkarma beni
    Ağla göz yaşını sil melûl melûl

    Yiğit, ey sevdiğim sen seni gözet
    Karayı bağla da beyazı çöz at
    Doldur ver bâdeyi, bir dahi uzat
    Ayrılık şerbetin ver melûl melûl

    Elvan çiçeklerden sokma başına
    Kudret kalemini çekme kaşına
    Beni unutursan doyma yaşına
    Gez benim aşkımla yâr melûl melûl

    Karac’oğlan der ki, ölüp ölünce
    Ben de güzel sevdim kendi halimce
    Varıp gurbet ile vâsıl olunca
    Dostlardan haberim al melûl melûl

    ELİF

    İncecikten bir kar yağar,
    Tozar Elif, Elif deyi…
    Deli gönül abdal olmuş,
    Gezer Elif, Elif deyi…

    Elif’in uğru nakışlı,
    Yavrı balaban bakışlı,
    Yayla çiçeği kokuşlu,
    Kokar Elif, Elif deyi…

    Elif kaşlarını çatar,
    Gamzesi sineme batar.
    Ak elleri kalem tutar,
    Yazar Elif, Elif deyi…

    Evlerinin önü çardak,
    Elif’in elinde bardak,
    Sanki yeşil başlı ördek
    Yüzer Elif, Elif deyi…

    Karac’oğlan eğmelerin,
    Gönül sevmez değmelerin,
    İliklemiş düğmelerin,
    Çözer Elif, Elif deyi…

    GENÇ OSMAN DESTANI

    İbtida yürüyüş oldu Bağdad’a
    Sıçradı hendeği geçti Genç Osman
    Vuruldu bayraktar, kaptı bayrağı
    İrişti bedene dikti, Genç Osman

    Kurşunlarım yağmur gibi yağarken
    Tütünlerim gök yüzünde dönerken
    Yıkılası Bağdad seni döğerken
    Şehitlere serdâr oldu, Genç Osman

    Eğerlensin kır atımın ikisin
    Fethedeyim düşmanların hepisin
    Sabah namazları Bağdad kapısın
    Mevlâ izin verdi, açtı Genç Osman

    Getirdin de Genç Osman’ı görelim
    Şahbazımız var idüğün bilelim
    Taht isterse tahtımızı verelim
    Vezirleri posttan indi Genç Osman

    Sultan Murat, Sultan Ahmed’in çırağı
    Ah edince getirdi ırağı
    Kudretten çatılı anın yüreği
    Dal kılıç yazıldı, gitti Genç Osman

    Karac’oğlan bunu böyle söyledi
    Askerleri dağı taşı boyladı
    Bir Bağdad’ı da gayet mehdeyledi
    Bin yiğide bir baş oldu Genç Osman




  3. Aradığınız Bilgiyi Bulamadıysanız Üye Olmadan
    BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz.
  4. GÖNÜL KUŞU KALKTI UÇTU HAVAYA

    Gönül kuşu kalktı uçtu havaya
    İn gönül dedim de indiremedim
    Aşıp aşıp gider karlı dağlara
    Dön gönül, dedim de döndüremedim

    Hûma kuşu gibi yüksek uçarsın
    Pervaz vurup Tercüman’ı geçersin
    Bin bir türlü dala konup göçersin
    Gönül sana mekân bulduramadım

    Âleme sultansın, vezirsin kendin
    Aç, dedim, açmadın ak göğsün bendin
    Yad ellere gönül verdin de döndün
    Gönül sana akıl erdiremedim

    Karacaoğlan der, nedir çareye
    Cerrah neyler yürekteki yareye
    Gönül düştü şimdi kaşı kareye
    Akar gözüm yaşın dindiremedim

    GÖVEL ÖRDEK

    Yeşil başlı gövel ördek
    Uçar gider göle karşı
    Eğricesin tel tel etmiş
    Döker gider yare karşı

    Telli turnam sökün gelir
    İnci mercan yükün gelir
    Elvan elvan kokun gelir
    Yar oturmuş yele karşı

    Şahinim var bazlarım var
    Tel alışkın sazlarım var
    Yare gizli sözlerim var
    Diyemiyom ele karşı

    Hani Karac’oğlan hani
    Veren alır tatlı canı
    Yakışmazsa öldür beni
    Yeşil bağla ala karşı

    GÜZEL, NE GÜZEL OLMUŞSUN

    Güzel, ne güzel olmuşsun
    Görülmeyi, görülmeyi
    Siyah zülfün halkalanmış
    Örülmeyi örülmeyi

    Bahçende gülün güllenmiş
    Şeyda bülbülün dillenmiş
    Koynunda memen kirlenmiş
    Emilmeyi emilmeyi

    Mendilin yudum, arıttım
    Gülün dalında kuruttum
    İsmin ne idi unuttum
    Sorulmayı sorulmayı

    Seğirttim ardından yettim
    Eğildim yüzünden öptüm
    Adın bilirdim unuttum
    Çağırmayı çağırmayı

    Benim yârim bana küsmüş
    Zülfünü gerdana dökmüş
    Muhabbeti benden kesmiş
    Sevilmeyi sevilmeyi

    Çağır Karac’oğlan çağır
    Taş düştüğü yerde ağır
    Yiğit sevdiğinden soğur
    Sarılmayı sarılmayı

    HAKK’IN KANDİLİNDE GİZLİ SIR İDİM

    Hakk’ın kandilinde gizli sır idim
    Anamın beline indirdin beni
    Ak mürekkep idim, kızıl kan ettin
    Türlü irenklere yandırdın beni

    Anamın karnında ben neler gördüm
    Yedi derya geçtim, ummana daldım
    Dokuz aylık yoldan sefere geldim
    Bir kapısız hana indirdin beni

    Ben de bildim şu dünyaya geldiğim
    Tuzlandım da çapıtlara belendim
    Bir zaman da beşiklerde eğlendim
    Anamın sütüne kandırdın beni

    Beş yaşında akıl geldi başıma
    On yaşında gider oldum işime
    Varıp ta değince on beş yaşıma
    Bir kuru sevdaya yeldirdin beni

    On beş yaşadım, yirmiye yol oldu
    Otuzunda çevre yanım göl oldu
    Kırk yaşadım, hayrım, şerrim bell’oldu
    Hayrımı, şerrimi bildirdin bana

    Ellisinde yaşım yarısın geçti
    Altmışında yoluna yokuş düştü
    Yetmişinde biraz tebdilim şaştı
    Mertebe mertebe indirdin beni

    Sekseninde beratçığım yazıldı
    Doksanında kan damarım üzüldü
    Yüz yaşında azalarım çözüldü
    Bir sabi masuma döndürdün beni

    Karac’oğlan der ki, yaktın yandırdın
    Ecel şarabın verdin kandırdın
    Emreyledin Azrail’i gönderdin
    Hiç de doğmamışa döndürdün beni

    HASTA DÜŞTÜM HEY AĞALAR

    Hasta düştüm hey ağalar
    Halim bilmez dağlar şimdi
    Düşman gibi dost karşımda
    Zülüflerin bağlar şimdi

    Etmedim ahd ü zamanı
    Geçti mihnetin zamanı
    Yitirdim kaşı kemanı
    Gözüm yaşı çağlar şimdi

    Del’oldum kanman sözüme
    Dost hançer vurdu özüme
    O yâr bakmıyor yüzüme
    Yas çekecek çağlar şimdi

    Balaban uçurdum gölden
    Tor şahin kaçırdım koldan
    Yazık fırsat gitti elden
    Mecnun oldum beyler şimdi

    Fırkat oldu yaktı canım
    Feryatla geçer zamanım
    Yaralandım, akar kanım
    Karac’oğlan ağlar şimdi

    İLLERİ VAR BİZİM İLE BENZEMEZ

    [i]İndim seyran ettim Firengistan’ı
    İlleri var, bizim ile benzemez
    Levin tutmuş goncaları açılmış
    Gülleri var, bizim güle benzemez

    Göllerinde kuğuları yüzüşür
    Meşesinde sığınları böğrüşür
    Güzelleri türkü söyler, çığrışır
    Dilleri var, bizim dile benzemez

    Seyr edüben gelir Karadeniz’i
    Kanları yok, sarı sarı benizli
    Öğün etmiş, kara domuz etini
    Dinleri var, bizim dine benzemez

    Akılları yoktur, küfre uyarlar
    İmanları yoktur, cana kıyarlar
    Başlarına siyah şapka geyerler
    Beyleri var, bizim beye benzemez

    Karac’oğlan eydür, dosta darılmaz
    Hasta oldum, hatırcığım sorulmaz
    Vatan tutup bu yerlerde kalınmaz
    İlleri var, bizim ile benzemez

    İNCECİKTEN BİR KAR YAĞAR

    İncecikten bir kar yağar
    Tozar Elif Elif diye
    Deli gönül abdal olmuş
    Gezer Elif Elif diye

    Elif’in uğru nakışlı
    Yavru balaban bakışlı
    Yayla çiçeği kokuşlu
    Kokar Elif Elif diye

    Elif kaşlarını çatar
    Gamzesi sineme batar
    Ak elleri kalem tutar
    Yazar Elif Elif diye

    Evlerinin önü çardak
    Elif’in elinde bardak
    Sanki yeşil başlı ördek
    Yüzer Elif Elif diye

    Karac’oğlan eğmelerin
    Gönül vermez değmelerin
    İliklemiş düğmelerin
    Çözer Elif Elif diye

    İZİN VER HEY AĞAM BEN DE GİDEYİM

    İzin ver hey ağam ben de gideyim
    Ah çekip de arkam sıra ağlar var
    Bakarım bakarım sılam görünmez
    Aramızda yıkılası dağlar var

    Coşkun sular gibi akıp durulma
    Kuru gazel* gibi esip savrulma
    Nerde güzel görsen ona çevrilme
    Bizim ilde cana kıyar beyler var

    Karşıdan karşıya yanar bir ışık
    Bunu söyleyenin dilleri âşık
    Bu buğday benizli, zülfü dolaşık
    Gitme diye beni yolda eğler var

    Karacaoğlan der ki kendim öğeyim
    Taşlar alıp kara bağrım döğeyim
    Güzel sevme derler nasıl sevmeyim
    Kaşlar arasında çifte benler var

    *gazel: ağaç yaprağı

    SANA DEDİM, ALLI GELİN HAS GELİN

    Sana dedim, allı gelin has gelin
    Suya gider, sağ elinde tas gelin
    Yedi yıldır ben sevdana düşeli
    Kerem eyle, şu sevdamı kes gelin

    Zalim aşk elinden içmişim ağı
    Senin için dolanırım bu dağı
    Alam beliğine altın saç bağı
    Tak saçına, ince bele as gelin

    Ben seni severim, sen de seversen
    İnsan olman el sözüne uyarsan
    Çizme olam ayağına, geyersen
    Ökçesin de çamurlara bas gelin

    Bir gül oldum zemheride açıldım
    Açıldım da kız koynunda geçindim
    Kumaş oldum terzilerde biçildim
    Geyin sarıl, ak tahtaya bas gelin

    Karac’oğlan der ki, nic’olur halım
    Yoluna dökülsün olanca malım
    Geyin kutnu kumaş, karşımda salın
    Ko desinler, şu yiğitin şu gelin

    ŞOL DERGÂHTAN DÖNSÜN YÜZÜM

    Şol dergâhtan dönsün yüzüm
    Ölünce sevmezsem seni
    Kan ağlasın iki gözüm
    Ölünce sevmezsem seni

    Muradıma ermeyeyim
    Hak didârın görmeyeyim
    Gonca gülün dermeyeyim
    Ölünce sevmezsem seni

    Olsun hey efendim olsun
    Her kişi ettiğin bulsun
    Gözlerim kanlı yaş döksün
    Ölünce sevmezsem seni

    Sırrım âleme faş olsun
    Bağrında biten taş olsun
    Gözlerim kanlı yaş olsun
    Ölünce sevmezsem seni

    Karac’olan olur mürde
    Sen düşürdün beni derde
    Muhtaç olayım nâmerde
    Ölünce sevmezsem seni

    ŞU GÖNLÜM EĞLENMEZ OLDU, VARAYIM

    Şu gönlüm eğlenmez oldu, varayım
    Yollar, beni sevdiğime ulaştır
    Merhaba eyleyip tavaf ettiğim
    Beller, beni sevdiğime ulaştır

    Gelen gider imiş şu kara yere
    Mansur cana kıydı, çekildi dâra
    Hakk’ın kelâmını söyleyip bile
    Diller, beni sevdiğime ulaştır

    Oniki imam gülbengine erişem
    Anda keramet var, Hakk’a yetişem
    Baharda açılıp bülbül ötüşem
    Güller, beni sevdiğime ulaştır

    Karac’oğlan der ki, doğru yürürler
    Tamuya girmez, uçmağa girerler
    El kavşurup Hakk’a karşı dururlar
    Kullar, beni sevdiğime ulaştır

    ÜRYAN GELDİM GENE ÜRYAN GİDERİM

    Üryan geldim gene üryan giderim
    Ölmemeğe elde fermanım mı var
    Azrail gelmiş de can talep eder
    Benim can vermeğe dermanım mı var

    Dirilirler dirilirler gelirler
    Huzur-ı mahşerde divan dururlar
    Harami var diye korku verirler
    Benim ipek yüklü kervanım mı var

    Er isen erliğin meydana getir
    Kadir Mevlâ’m noksanımı sen yetir
    Bana derler gam yükünü sen götür
    Benim yük götürür dermanım mı var

    Karac’oğlan der ki, ismim öğerler
    Ağı oldu yediğimiz şekerler
    Güzel sever diye isnad ederler
    Benim Hak’tan özge sevdiğim mi var

    VARA VARA VARDIM OL KARA TAŞA

    Vara vara vardım ol kara taşa
    Hasret ettin beni kavim kardaşa
    Sebep ne, gözden akan kanlı yaşa
    Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm

    Nice sultanları tahttan indirdi
    Nicesin gül benzini soldurdu
    Nicelerin, gelmez yola gönderdi
    Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm

    Karac’oğlan der, kondum, göçülmez
    Acıdır ecel şerbeti, içilmez
    Üç derdim var, birbirinden seçilmez
    Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm

    YALANA DA DELİ GÖNÜL YALANA

    Yalana da deli gönül yalana
    Yedi iklim, çar köşeyi dolana
    Soğuk sulu yaylalarda sulana
    Meğer bu dünyanın sonu yoğ imiş

    Bayrak çekip padişahlık sürmedim
    Gurbet ilde inim inim inledim
    Kulak verdim, dört köşeyi dinledim
    Arkam sıra gıybet eden çoğ imiş

    Başına bağlamış ibrişim puşu
    Her daim böyledir feleğin işi
    Tırnağın var ise başını kaşı
    Kardaştan kardaşa fayda yoğ imiş

    Karac’oğlan der ki, yorup yormadan
    Usandım ben el işine yelmeden
    Çok yaşayıp mihnet ile ölmeden
    Az yaşayıp bir dem sürmek yeğ imiş

    YEŞİL BAŞLI GÖVEL ÖRDEK

    Yeşil başlı gövel ördek
    Uçar gider göle karşı
    Eğricesin tel tel etmiş
    Döker gider, yâre karşı

    Telli turnam sökün gelir
    İnci mercan yükün gelir
    Elvan elvan kokun gelir
    Yâr oturmuş yele karşı

    Şahinim var bazlarım var
    Tel alışkın sazlarım var
    Yâre gizli sözlerim var
    Diyemiyom ele karşı

    Hanı Karac’oğlan hanı
    Veren alır tatlı canı
    Yakışmazsa öldür beni
    Yeşil bağla ala karşı

    YÜRÜ BRE YALAN DÜNYA

    Yürü bre yalan dünya
    Senden murad alınır mı
    Pek dolukmuş humar gözler
    Buna çare bulunur mu

    Hem okudum hemi yazdım
    Yalan dünya senden bezdim
    Dağlar kovuğunda gezdim
    Yiten yavru bulunur mu

    Bahçelerde biter nergis
    Ben ağlarım gece gündüz
    Seher vaktı doğan yıldız
    Yiten yavru bulunur mu

    Karac’oğlan ağlar gülmez
    Halin nedir diyen olmaz
    Giden yavru geri gelmez
    Yiten yavru bulunur mu



 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.