Hoşgeldiniz.

Hz Muhammed i anlatan yazılar, Efendimiz i anlatan yazılar, Peygamber imizi anlatan yazılar Bir kardeş olarak Hz. Muhammed(s.a.) Vecdi AKYÜZ Hz.Muhammed'in (s.a.), anne si de,
  • 5 üzerinden 4.50   |  Oy Veren: 4      

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    Peygamberimizi anlatan yazılar

    Sponsorlu Bağlantılar




    Hz Muhammedi anlatan yazılar,
    Efendimizi anlatan yazılar,
    Peygamberimizi anlatan yazılar


    Bir kardeş olarak Hz. Muhammed(s.a.)

    Vecdi AKYÜZ
    Hz.Muhammed'in (s.a.), annesi de, babası da çok genç yaşta öldüklerinden öz kardeşi hiç olmadı. Onun biricik kardeşleri, süt kardeşleriydi. Bu ilâhî takdir sonucu, kardeş sevgisini ve ilgisini, mecburen onlarla paylaşmıştı. Sütkardeşlerinin isimleri Abdullah, Üneyse ve Şeyma idi. Sütannesi, sütbabası ve sütkardeşlerinin hepsi, zaman içinde müslüman olmuşlardır. Hz.Muhammed (s.a.), daha çocukken onların yanında bulunduğu sırada, bütün süt ailesi tarafından çok seviliyor, hatta uğurlu görülüyordu. Sütannesine ve sütbabasına daima saygıyla davrandığı gibi, kardeşlerine de bütün hayatı boyunca, tıpkı öz kardeşleriymiş gibi davrandı. Ayrıca, bir yetim olarak yanında büyüdüğü amcası Ebu Tâlib'in oğlu (amcazâdesi) Ali de, onun hem kardeşi, hem de en yakın arkadaşı gibiydi.
    Süt Ebeveyn ve Sütkardeşler
    Hz.Muhammed (s.a.), sütannesiyle Taif yakınlarında çöldeki göçebe hayatı sırasında, her çocuk gibi otlaklarda sürü güdüyor, oynuyor, yeri gelince yaramazlık da yapıyordu. Herhalde çocukça çekişmelerin biraz büyüdüğü bir defasında, sütkardeşi Şeyma'nın omzunu dişlemişti. Öyle bir dişlemişti ki, kızkardeşinin omzunda ömür boyu kalacak bir iz bırakmıştı. Ama buna rağmen Şeyma, ısırık dolayısıyla fazla bir acı duymamıştı.
    Hz.Muhammed (s.a.), bir gün otururken, süt babası, süt annesi ve süt kardeşi çıkageldiler. Hz.Muhammed (s.a.) hemen ayağa kalktı. Omuzlarına örttüğü şalının (aba veya cübbesinin) bir ucunu süt babasının, öteki ucunu da süt annesinin altına serdi. Süt kardeşini de önüne oturttu. Kavuşma Sevinci, Ölüm Hüznü
    Hz.Muhammed (s.a.), Tâif kuşatmasını (h.8/Şubat 630) sona erdirdikten sonra, yeni fethedilmiş bulunan Mekke'ye dönerken, Mekke yakınlarındaki yeşillik bir yer olan Ci'râne'ye geldi. Karargâh kuruldu, esir ve ganimetler buraya nakledilmişti. Bu sırada, Hz.Muhammed'in (s.a.) huzuruna bir kadın getirildi. Bu kadın, Evtâs'ta esir alınmıştı. Kadın, ısrarlı biçimde "Ben Muhammed'in sütkardeşiyim" diyor, ama pek inanan olmuyordu. Bu ısrar üzerine, kadını Hz.Muhammed'e (s.a.) göstermeye karar verdiler. Hz.Muhammed (s.a.), ilk anda kadını tanıyıp çıkartamadı, kim olduğunu sordu. Kadın, Halime'nin kızı Şeyma olduğunu söyledi. Küçük bir çocukken birlikte oyun oynadığı Şeyma'yı, bu büyümüş haliyle bir türlü tanıyamadı. Bunun üzerine Şeyma, omuzunu açıp küçükken Hz.Muhammed'in (s.a.) ısırarak bıraktığı diş izlerini gösterince, olayı hemen hatırladı. Derhal yerinden kalkarak, örtüsünü yere serdi, yanına oturttu. Biraz söyleşip halleştiler. Merakla sütannesi Halime'yi ve sütbabasını sordu. Her ikisinin de öldüklerini öğrenince, çok hüzünlendi ve sel gibi boşalan gözyaşlarını tutamadı. Daha sonra sütannesi Halime'ye dair, ortak çocukluk günlerine dair konuştular.
    Hz.Muhammed (s.a.), sohbet sonunda, Şeyma kardeşine, bir isteği olup olmadığını sordu. Esirlikten kurtulup dilerse yanında kalabileceğini, dilerse de biraz mal verip serbest kalabileceğini belirtti. Şeyma, mal alıp köyüne gitmeyi tercih etti. Ona, bir deve, bir elbise ve 20 dirhem para verdi. Şeyma, sütkardeşinden gördüğü bu büyük iyilik karşısında müslüman oldu. Köyüne gitmek üzere ayrılırken de, Hz.Muhammed'i (s.a.) şu sözlerle takdir etti: "Sen, küçük bir çocukken de, büyük bir adamken de, ne iyi kefil (bakan) ve ne iyi bakılansın."
    Anlaşılır sebeplerle her yıldan biraz farklı olarak özellikle bu yıl büyük bir coşkuyla karşılanan ve değerlendirilen kutlu doğum günleri boyunca, âlemlere rahmet olan Hz.Muhammed'i (s.a.) biraz farklı biçimde, önce peygamber özellikleriyle, daha sonra da çocukluktan gençliğe ve yetişkinliğe dek en yakın aile çevresindeki sımsıcak insanî ilişkileri çerçevesinde ele almaya çalıştım. Yakın ilgi gösteren ve peygamberimizin bu gibi yönlerinin daha genişçe ele alınması için teşvik eden okuyucularıma, ayrı ayrı teşekkür ederim.


    Paylaş Facebook Twitter Google







  2. Sponsorlu Bağlantılar




    Vefakâr Yeğen Hz. Muhammed (s.a.)

    Vecdi AKYÜZ
    Amcası Ebu Tâlib'in şefkatli ve cansiperâne koruyuculuğunda büyüyen Hz.Muhammed (s.a.), ona ve aile üyelerine karşı derin bir vefakârlık duyardı.
    Hz.Muhammed (s.a.), Hz.Hatice'yle (r.a.) evlendikten sonra güvenilir ve başarılı bir tacir sıfatıyla kendi emeğinin karşılığı olarak belli bir ekonomik gönence erişmişti. Bir dönem, Mekke çevresinde, kuraklık dolayısıyla kıtlık oldu. Kendisine babasını aratmayan gençlik yıllarındaki koruyucusu Ebu Tâlib, kalabalık ailesiyle sıkıntı çekiyordu. Kendisi gibi ekonomik durumu iyi olan, öteki amcası Abbas'a giderek şöyle bir öneri yaptı: "Ebu Tâlib'in çocuğu çok. Gel, onun kalabalığını biraz olsun azaltalım. Oğullarından birinin bakımını sen, diğerininkini de ben üstleneyim."
    Hemen Ebu Tâlib'in yanına gittiler. Ebu Tâlib'in cevabı, "Bana Akîl'i bırakın da ne yaparsanız yapın" oldu. Bunun üzerine Hz.Muhammed (s.a.) Ali'yi, Hz.Abbas da Cafer'i alarak evlerine döndüler. Bu, aynı zamanda, Hz.Muhammed ile Hz.Ali'nin yakınlıklarının da başlangıcı oldu. Hz.Ali (.a.), artık peygamberimizin hem kardeşi, hem de sırlarını paylaştığı arkadaşı gibiydi.

    'Annem' dediği yengesi Fatma
    Amcası Ebu Tâlib'in hanımı, Hz.Ali'nin annesi Fatma, dedesinin ölümünden sonra Hz.Muhammed'in (s.a.) evlerine gelişini sevinçle karşılamış ve şöyle demişti: "Benim ay yüzlü yavrum! Bugün meğer ne mübarek bir günmüş ki evimizin eşiğinden sen girdin. Bize, o nurlu yüzünü gösterdin."
    Yengesi Fatma, kocası Ebu Tâlib'in aksine, müslümanlığı daha davetin ilk günlerinde kabul etmiş ve Mekke'den Medine'ye hicret etmişti. Öksüz çocuğun annesinin yerini tutabilmek için, elinden geleni yapan yengesinin, en zor zamanlarında, gençliğe adım atarken gösterdiği bu yakın ve sıcak davranışları dolayısıyla, büyük bir vefakârlık ve kadirbilirlikle Hz.Muhammed (s.a.), yengesinin ölümüne duyduğu üzüntüye şaşıranlara karşı, onu şöyle anlatır: "Ebu Tâlib'ten sonra, bu kadıncağız kadar bana iyilik eden başka bir kimse olmadı. O, beni doğuran annemden sonraki annemdi. Bana kendi çocuklarından daha iyi bakar, saçlarımı tarar, gülyağları sürerdi. Kendisi aç kalsa da, beni aç bırakmazdı. Allah, bu kadının cennetlik olduğunu bildirmek için, Cebrail'i bana gönderdi." Hz.Muhammed (s.a.), ileriki yıllarda, kendi kızlarından birine adını koyduğu, hatta bu kızını oğlu Ali'yle evlendirerek gelin verdiği, böylece kızının kayınvalidesi olan Fatma Yengesi'ni sık sık ziyaret etmiştir.
    Hz.Muhammed (s.a.), Fatma Yengesi'nin ölümünde çok üzülmüş, gözyaşları içinde dua etmiştir: "Allah sana rahmet etsin ey annem! Sen benim, annemden sonra annemdin. Kendin aç durur, beni doyururdun. Kendin çıplak durur, beni giydirirdin. En iyi nimetlerden kendi nefsini alıkoyar, bana tattırırdın. Allahım! Esed'in kızı Fatma'yı bağışla! Benim ve benden önceki peygamberlerinin hakkı için, duamı kabul buyur, ey merhametlilerin en merhametlisi Allahım."
    Sırtındaki gömleği, yengesine kefen olarak sardırmış, cenaze namazını bizzat kıldırmış, acısını derinden hissettiğini göstermek üzere kabrine girip biraz uzanmış ve kabire kendi elleriyle indirmiştir.




  3. Aradığınız Bilgiyi Bulamadıysanız Üye Olmadan
    BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz.
  4. Bir Torun Olarak Hz.Muhammed (s.a.)

    Vecdi AKYÜZ
    Hz.Muhammed'in (s.a.) dedesi Abdülmuttalib, Mekke'nin ileri gelenlerindendi. O derecede ki, bütün Arap yarımadasında, hatta komşu bölgelerde bile yüksek itibarlı, çok saygın biriydi. Torunu olduğu Kusay ile oğlu olduğu Haşim, Mekke'ye ve özellikle Kureyş kabilesine siyasî ve ekonomik açıdan büyük hizmetleri olan kişilerdi. Abdülmuttalib, babasından miras zenginliği, Arap yarımadasının en önemli siyasî, dinî ve ekonomik merkezi durumundaki Mekke şehir-devletinde, kendi ailesinin sorumluluğunda olan hacıları besleme (rifâde) ve sulama (sıkâye) görevini yürütüyordu. Ayrıca Mekke'nin en önemli sorunu olan susuzluk sorununu, Zemzem'i yeniden bularak çözümlemişti.

    En Sevgili Torun

    Birbirinden yakışıklı ve güzel on oğlu ve on kızı olan Abdülmuttalib'in, dolayısıyla çok sayıda torunu vardı. Hz.Muhammed (s.a.) bu torunlar arasında, dedesi tarafından ayrı bir sevgiye kavuştu. Belki babasının daha torunu doğmadan ölmesinden dolayı yetim kalışından, belki de başka sebepten, Muhammed torununa karşı daha sevecen ve özenliydi. Torununun doğumundan yedi gün sonra, gelenek uyarınca bir ziyafet verdi. Kâbe'de torununun adının, daha önce pek kimseye verilmemiş olan Muhammed olacağını duyurdu. Yine gelenek uyarınca, torunu Muhammed, daha yeni doğmuş bir bebekken Sa'doğullarından Halime'nin isteği üzerine dedesi tarafından sütanneye verildi. Böylece torun, babadan yetim, anadan ve dededen uzakta, iki yıl sonraki kısa bir ara dışında, dört yıl kadar sürecek ilk gurbet hayatına çıkmış oluyordu.
    Annesi Hz.Amine'nin, Yesrib (Medine) ziyareti dönüşünde, Mekke'ye yaklaşık 190 km. uzaklıktaki Ebvâ köyünde ölümü üzerine öksüz kalan altı yaşındaki Muhammed, dadısı Ümmü Eymen tarafından Mekke'ye götürülerek dedesi Abdülmuttalib'e teslim edildi. Artık dedesi ikinci babası, dadısı ikinci annesi olmuştu.
    Dede Abdülmuttalib, şefkat ve merhametle bağrına bastığı torunu Muhammed'e çok sıcak davranıyor, yetim ve öksüz oluşundan dolayı eziklik içinde büyümek yerine başı dik yetişmesi için olanca çabasını gösteriyordu. Arap toplumunda geçerli saygı kurallarına göre, küçükler büyüklerin yanlarına girebilmek için çok özel izin gerekirdi. Nitekim dede Abdülmuttalib, torunu Muhammed'e, büyüklerle sohbet ederken, dinlenirken ve özel minderinde otururken, hep yanında bulunma izni verdi. Abdülmuttalib, yemeklerde de önce torununa yedirirdi. Ortalıkta olmadığı zaman, onu aratıp buldururdu. Dizine oturtur, yemeğin en güzelini ona verir, yüzünü gözünü öper, sırtını başını sıvazlardı. Yağmur dualarında torununu daima yanına alırdı.
    Abdülmuttalib, her vesileyle torunu için şöyle deyip duruyordu: "Bu benim oğlum, çok önemli birisi olacaktır." Torununu başkalarına şöyle anlatırdı: "Bu çocukta Kureyşlilerin güzelliği, Medinelilerin terbiye ve cömertliği, Sa'doğullarının da dillere destan konuşması var." Hz.Muhammed (s.a.) de, düzgün konuşmasının, çocukluğunu çölde Sa'doğulları arasında geçirmesinden kaynaklandığını belirtmiştir.

    Toruna Bakma Vasiyeti

    Seksenini devirmiş Abdülmuttalib, sağlık durumu bozulunca, oğullarını toplayarak, vasiyetini iletti. Bu çerçevede, torunu Muhammed'e sahip çıkılıp onunla ilgilenilmesini istiyordu. Hz.Muhammed'in babası Abdullah'ın ana-baba bir kardeşi olan Ebu Talib, yeğenini bir kardeş emaneti olarak korumasına aldı.
    Oğullarını toplayan Abdülmuttalib, amcalarıyla konuşmasının ardından, torunu Muhammed'e baktı ve sordu: "Amcalarından hangisiyle kalmak istersin?" Bu konuşmayı seyreden Hz.Muhammed (s.a.), Ebu Tâlib amcasının boynuna sarılıp kaldı. Böylece, torun Muhammed'e hangi amcasının bakacağı da belli olmuştu.

    Dedenin Ağlatan Ölümü

    Hz.Muhammed (s.a.) sekiz yaşındayken, iki yıl kadar yanında kaldığı, sekseniki yaşındaki, neredeyse arkadaşı olan dedesi Abdülmuttalib, vasiyet olayından üç gün sonra ölünce (577), yeni bir sarsıntı geçirdi. Dadısı Ümmü Eymen, torun Muhammed'in, dedesinin ölümündeki o büyük üzüntüyü ve sarsıntıyı, şöyle anlatır: "Dedesini kaybettiği gün, Muhammed'i, dedesinin divanı yanında ağlarken gördüm. İçini çeke çeke ağlıyordu." Hz.Muhammed (s.a.), bizzat kendisi de, "Deden Abdülmuttalib'in ölümünü hatırlıyor musun?" diye sorulunca, şu cevabı vermiştir: "Evet, hatırlıyorum. O zaman, sekiz yaşındaydım." Aslında Kureyş'in ulusu Abdülmuttalib'in ölümü, bütün Mekke halkı için de günlerce süren yasa sebep olmuştur.



  5. Bir Yeğen Olarak Hz.Muhammed (s.a.)

    20.4.2006- Yeni Şafak


    Vecdi AKYÜZ

    Hz.Muhammed (s.a.), akrabalık bağlarının (sıla-i rahim) gözetilmesini çeşitli vesilelerle belirtmiş, uygulama örneklerini de göstermiştir. Bir yeğen olarak amcaları, halaları ve teyzeleriyle, bu çerçevede ilişkiler kurmuştur.
    Amcanın yeğen açısından konumunu, Hz.Muhammed (s.a.), amcası Abbas'ın yaşadığı bir olay dolayısıyla belirtmiştir. Hz.Abbas, öfkeli bir şekilde Hz.Muhammed'in yanına girdiğinde, bu öfkenin sebebini sordu. Kureyş'in kötü davranışı olduğunu söyleyince, bu duruma öfkelenen Hz.Muhammed (s.a.) şöyle buyurur: "Canımı elinde tutan Allah'a yemin olsun ki, Allah ve peygamberi için sevmediğiniz sürece, hiçbirinizin kalbine iman girmez. Ey insanlar! Her kim amcama eziyet ederse, bana eziyet etmiş demektir. Çünkü, kişinin amcası, babası yerindedir." (Tirmizî, fiten, 28)
    Yanında iki yıl kadar kaldığı dedesi Abdülmuttalib ölünce, dedesinin vasiyeti gereği, Mekkelilerin "Abdülmuttalib'in Yetimi" dedikleri, sekiz yaşındaki Hz.Muhammed (s.a.), babasıyla ana-baba bir öz kardeş olan amcası Ebu Tâlib'e emanet edilmişti. (577) Ebu Tâlib, kişilikli, ahlâklı, eli ve gönlü açık biriydi. Dürüst ve çalışkan bir tüccardı. Yeğenini de ticaret hayatına, amcası Ebu Tâlib alıştırmıştı. Ebu Tâlib de, babası Abdülmuttalib gibi, öksüz yeğenine büyük sevgi ve şefkat göstermişti. Ebu Tâlib'in evinde yemekleri hep birlikte yediklerinden, sofrada yeğen Hz.Muhammed (s.a.) yoksa, Ebu Tâlib "Biraz bekleyin de oğlum gelsin" deyip yemeğe başlamazdı. Bazen yemekler, özellikle kahvaltı sofraya geldiğinde, ağırdan aldığından yeğen Muhammed'e yemek kalmazdı. Bu yüzden amcası, bazen ona ayrı sofra kurdururdu.
    Dedesi Abdülmuttalib'in son evliğinden doğma diğer iki amcası olan Abbas ile Hamza, Hz.Muhammed'in (s.a.) birlikte büyüdüğü yaşıtlarıydı. Peygamberimiz 17 yaşındayken (586), amcaları Zübeyir ve Abbas'la birlikte, Yemen'e ticaret yolculuğu yaptı. 20 yaşındayken (589/90), amcalarıyla birlikte, Ficar Savaşı denilen 4. defa patlayan kabileler arası iç savaşa katılmış, çatışmada kimseye ok atmamış ve kan dökmemişti. Yalnızca düşman tarafından atılan okları toplayıp, amcalarına vermişti. Yine 20 yaşlarındayken (590), hılfu'l-fudûl adıyla bilinen insan hakları örgütünün yeniden kuruluşunda akrabaları olan Haşimoğullarıyla birlikte etkili olmuştu.Yakınlarını yeni dine çağırmasıyla ilgili âyetler inince, bu konuda biraz zorluklar yaşadı ve nasıl tepki göstereceklerinden bayağı kaygılandı. Bundan dolayı evine kapanıp kaldı. Dine davetin ilk günlerindeki gibi, korku ve kaygı içindeydi. Halaları, hastalandığı düşüncesiyle ziyaretine geldiler. Yeğenlerini sağlıklı görünce, son günlerdeki sıkıntılı ve garip durumunun sebebini sordular. Bu soruya, şu karşılığı verdi: "Benim hiçbir rahatsızlığım yok. Hasta değilim. Allah, akrabalarımı azabıyla uyarmamı emretti." Bu cevap üzerine halaları, "Sen yakınlarına çağrı yap. Fakat Abdüluzzâ'yı (Ebu Leheb) çağırma. Çünkü o senin davetini kabul etmez" diyerek, tavsiyelerini bildirdiler. Hz.Muhammed'in (s.a.) hala ve teyze sevgisinden, süt halaları ve süt teyzeleri de nasip sahibi olmuştur. Taif Savaşı'ndan sonra, Huneyn'de Hevâzin kabilesinden çok sayıda (6.000) kişi esir olarak ele geçirilmişti. Hz.Muhammed (s.a.), esirler arasında bulunan süt hala ve süt teyzeleri hatırına, öncelikle kendisinin ve Abdülmuttaliboğullarının payına düşen esirleri serbest bırakmıştı, ardından da diğer sahâbenin paylarına düşen esirleri, fidye almaksızın salıvermişlerdi. Kaza umresinden Medine'ye dönüldüğü gün, Hz.Muhammed'in (s.a.) üç yakını arasında, bir tartışma çıktı. Ali, Cafer ve Zeyd, Hz.Hamza'nın kızı Ümâme'nin velisi olma konusunda tartışıyorlardı. Yanlarına giden Rasulullah, durumu öğrendi. Her üçünün de gerekçelerini dinledikten sonra, hepsini övdü ve sevgilerini belirtti: "Ey Zeyd! Sen Allah'ın ve Rasulü'nün dostusun. Ey Ali! Sen benim kardeşim ve arkadaşımsın! Ey Cafer! Sen bana yapıca ve huyca en çok benzeyensin." Ardından kararını şöyle bildirdi: "Ey Cafer! Ümâme'yi görüp gözetmeye sen daha lâyıksın. Çünkü onun teyzesi, senin eşindir. Teyze, anne yerindedir." Cafer, bu karara çok sevinerek, Ümâme'yi aldı. (Buhârî, sulh, 6, megâzi 43; Müslim, Cihad 90; Ebu Davud, talak, 35; Tirmizî, birr, 6) Teyzenin konumuyla ilgili benzer bir açıklamayı, bir günahın af vesilesi olarak da yapmıştır. Bir adam, Hz.Muhammed'e (s.a.) gelerek, "Ey Allah'ın elçisi! Büyük bir günah işledim. Tövbe etsem, kabul olur mu?" dedi. Hz.Muhammed (s.a.), ona sordu: "Anan baban var mı?" Adam "Hayır, yok" dedi. "Teyzen var mı?" diye sordu. Adam "Var" dedi. Hz.Muhammed (s.a.) "Öyleyse, ona iyi davran" buyurdu. (Tirmizî, birr, 6)



 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.